![]() Suat ÇAĞLAYAN |




Türkiye, son yirmi yıldır asker-polis güç çatışmasının sıkıntılarını yaşadı. Anlaşılan o ki, yakın gelecekte yaşanabilecek daha büyük sıkıntıların başlıca nedenlerinden biri de bu olacak.
Askerle polis arasındaki “gizli” çatışmada, polisin kendisini askerle karşılaştırmasının büyük rolü vardır. Bu karşılaştırma, olanak, güç ve yetki boyutunda sürekli bir tırmanışı getirmektedir.
Asker “Silahlı Kuvvetler”dir, polis ise “Güvenlik Gücü”dür. Bu iki tanımlamada, askerin gücü –geçmişten bugüne edinilen deneyimler nedeniyle- polisin güvenlik görevinin de üzerinde görülmektedir. Bunun nedenlerinden biri de-belki de en önemlisi- Silahlı Kuvvetlerin kendini Atatürk ilkelerinin ve rejimin bekçisi saymasıdır.
Yakın zamana dek, her 10 yılda bir yapılan askeri müdahalelerle yönetime el koyan Silahlı Kuvvetler, doğal olarak polisin de yöneticisi olmuştur. Oysa ki polis, görevi gereği, Silahlı Kuvvetlerin işten el çektirdiği o siyasi iktidarların emrinde olmuş ve bu nedenle da el koyma gerekçelerinden bazılarının nedenini oluşturmuştur.
Ülkeyi “yolundan çıkarma” savıyla yönetimden uzaklaştırılan iktidarların bir faturası da, bu nedenle polise kesilmiştir.
Polis- yaşadığı duyguların da etkisiyle- güçlü görünmek, daha doğrusu asker karşısında “onunla boy ölçüşecek” düzeye ulaşmak için, bir yandan asker ne yaparsa onu yapmaya çalışırken, diğer yandan da emrinde bulunduğu siyasi iktidarla el ele verip, askerin gücü kadar güce ulaşma çabasını göstermektedir.
Asker, harp okullarını üniversite yapmak için yasa çıkardığının hemen ardından polisin de polis akademilerini üniversite yapması bundandır.
Asker için çıkan her yasanın ardından bir benzerinin polis için TBMM’ye getirilmesi bundandır.
Polisteki rütbelerin askerdekine benzetilmesi bundandır.
Polisin de ağır silahlara sahip olmak istemesi (bazı polis patronlarının –yandan dolanarak- ağır silahlar satın aldıkları saptanmıştı) bundandır.
Bazı illerde gözlediğimiz gibi, bazı polis şeflerinin, jandarmanın kontrolünde olmasına karşın, jandarmayı hiçe sayıp olaylara müdahale etmesi bundandır.
Bu örnekleri daha da artırmak olasıdır.
Polisin, son yıllarda geçirdiği sosyal ve kültürel olumlu değişim elbette göz ardı edilemez. Artık, yüksek okullarda eğitim görmüş, saygılı, sorumluluğunu iyi bilen, iyi yetişmiş polislere sahibiz. Ancak ne yazık ki, siyasi iktidarın, bu eğitimdeki polisimizin başına getirdiği polis şefleri, patronlarının dünya görüşü doğrultusunda hareket ettiklerinden, olaya “rejim” açısından bakan Türk Silahlı Kuvvetleri ile zaman zaman ters düşmektedirler.
Türk Silahlı Kuvvetleri ile “doku uyumsuzluğu” içinde bulunan şimdiki iktidar; AB’den, ABD’den, Avrupa Parlamentosu’ndan, yandaş mediadan, şeriatçılardan, ikinci cumhuriyetçilerden aldığı destekle, TSK’yı “ayağa düşürme” çabaları gösterirken, ne yazık ki işte bu polis şefleri de–yandaş tetikçi bazı hukukçularla(!) el ele vererek- patronlarına katkıda bulunmaktadırlar.
Türkiye’de laik rejimi değiştirmek isteyen AKP iktidarı, gelecek planlarının başarısı için ,önünde en büyük engel olarak gördüğü Türk Silahlı Kuvvetlerinin gücünü kırmak istemektedir. Polis ne kadar güçlü olursa yani Türkiye ne kadar ‘polis devleti’ olursa AKP iktidarı laik cumhuriyeti o kadar kolay hırpalayabilecektir.
Bunu sağlamak için siyasi iktidarın üzerinde çalıştığı projede şunlar vardır:
- Türk Silahlı Kuvvetlerine iç güvenlikten el çektirmek, onu sadece dış tehditlerle ve PKK terörizmi ile mücadeleye tutsak etmek
- Polisi iç güvenliğin tam yetkilisi yaparak, onu –her tür donanımıyla- Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı alternatif bir “silahlı kuvvetler” haline getirmek.
Laiklik karşıtı bir rejim hayaliyle, askerin sahip olduğu gücü polise teslim etmeye çalışmak tehlikeli bir oyundur.
Hele de polis teşkilatı içinde bir tarikatın yuvalandığı iddiaları doğruysa…
Görsel Tasarım: Capitol Medya - Yazılım: CM Bilişim | haber | haberler | ege haberleri





